rss
email
twitter
facebook

Tuesday, November 24, 2009

BUSH: BAŞKAN, MİSYONER VE KOVBOY


Amerikan Newsweek dergisinin son sayısında  Howard Fineman imzalı, ABD Başkanı George W. Bush ile ilgili “Bush ve Tanrı” adlı kapak yazısını okuyan  bir kısım insanlar şaşırdılar.[1]  Fineman yazısında, ilginç pek çok şey yanında Bush'un ve ABD’nin pek bilinmeyen bir yönüne dikkat çekerek, ABD Başkanı'nın Irak rejimini ortadan kaldırmayı kendisine, "Tanrı tarafından verilen bir misyon olarak gördüğünü" yazıyordu.  Newsweek'e göre, Bush böylesine tutkulu dini inançları yüzünden öteki başkanlardan ayrılıyordu.  
Dahası dergiye göre, Bush'un hayat çizgisi ve siyasi kariyeri 17 yıl önce, 1986 yazındaki 40. doğum gününde kökten değişti. Alkolik denecek boyutta içkiye düşkün olan Bush, o gün "Elveda Jack Daniels, merhaba İsa" diyerek içkiyi bıraktı. ABD başkanı olmasını da Tanrı'nın iradesine bağlayan Bush, daha önce olduğu  gibi, hristiyan din adamlarıyla düzenli olarak buluşmakta, bundan feyz ve destek almaktaydı.  Beyaz Saray daha önceleri olmadığı kadar  “mistik ve dinsel bir atmosfere bürünmüş durumda” diye yazan Fineman’ın naklettiğine göre, Başkan Bush güneş doğmadan uyanarak Beyaz Saray'ın kuytu bir köşesinde Protestan din adamlarının vaazlarını okuyor.  Bush'un son okudugu kitap ise 1917'de Mısır’da Osmanlı ordusuna karşı savaşan ANZAK'lara moral veren İskoç rahip Oswald Chambers'e ait.  Bush, "My Outmost for His Highest" adlı kitaptaki, "Tanrı hayat ve tarihin mimaridir" şeklindeki bahsi her gün birkaç kez okuyarak ruhunun derinliklerine nakşediyor.  Sabık Başkan Clinton gibi hem güneyden hem de Evanjelist olan Bush, 1987'de Washington'a geçer ve babasının seçim kampanyasında yer alarak siyasi deneyimini geliştirirken, bir yandan da önde gelen din adamlarıyla yakın temas kurmaya baslar. Kendisine "inancını  ihtirasiyla birleştirerek yüce görevler üstlenmesi için ilahi bir çağrı yapıldığını" söylemeye başlar.
            İlk bakışta bu ifadeler şaşırtır.  Ama Amerika gibi--medeniyet açısından olmasa da--teknoloji ve iktisadi açıdan gelişmiş olan bir ülkenin başkanının böylesine dinle, daha doğrusu bir protestan mezhebi olan Evanjelizmle girift duygu ve inanç yapısında olmasıydı Amerika’nın sosyo-kültürel ve tarihsel gerçeklerini bilmeyen insanları şaşırtan. Bu şaşkınlığın arkasında yatan husus ise iki esasa dayanıyordu:  (1) Amerika ile ilgili yayınların piyasada her nedense az bulunması; (2) mevcut kitapların ise tarihsel Amerika değil güncel Amerika ya da globalize edilmiş bakış açılarıyla yazılmış ve sunulmuş olması.  Buna bir de “Üçüncü Dünya Ülkesi” yaftasıyla daha ilkokul sıralarında tanışan ve bu nahoş ifadeyi büyüdükçe içselleştiren, içselleştirdikçe bunun nedenlerini aramaya koyulan ve ondokuzuncu asırdan beri pozitifist-objectif bakış diye vehmedilen anlayışların çözümlerini.

II.i.  Amerikan ''Frontier'' Kavramı ve Mad Max I                      
            ''Hudud,''  ''hudud bölgesi,'' ''yerleşilmemiş, boş bölge'' ve ''keşif sahası'' anlamlarına gelen  ''frontier'' kavramı Amerikan kültür tarihinde önemli bir yer tutar; esas olarak, askeri çağrışımlarından arındırıldığında Türk tarihindeki ''serhad'' kavramını  karşılamaktadır. Akıncıların serhadlerde bulunmalarının amacı öncü kuvvet olarak fethedilecek bölgeleri teftiş edip yöre ve yöre halkı hakkında bilgi edinmek iken; Amerikan serhaddinden çıkan anlam  Amerika'ya ilk yerleşen değişik ülke ve kültürel yapılara mensup insanların, Amerikan'ın ''ilk''leri yani öncü Amerikalı olmaları ve bu yeni, bakir ülkeyi ve tabiat şartlarını tanıyıp onu ''zaptetmeleridir.''  Bu çalışmada ''frontier'' kavramı yerine göre çeşitli anlamlarda tercüme edilerek kullanılmıştır.
            Fikirleri sonradan pek çok tarihçi tarafından reddedilmiş veya çürütülmüşse de Amerikan ''sertad'' ruhuna dair tezi  ilk defa F. J. Turner Amerikan Tarihinde Serhaddin Önemi (1894) adlı çalışmasında ortaya attı.  Turner çalışmasında,  Amerikan toplumunun tarihi gelişimi üzerindeki Anglo-Sakson siyasi teşkilatlarının ve Doğunun etkilerini vurgulayan geleneksel tezleri reddediyor, yeni bir tez ortaya atıyordu.  Onun iddiasına göre, Amerika'nın ve Amerikalının karakterini belirleyen unsurlar, eskiden kalma kurumlar ve kültürel üstyapılar değil, bizzat bedava toprak, yaratıcılığın teşviki, bireyin üretken ve etkin olmasını öne çıkaran Amerikan demokrasisinin serhad ruhu idi.   Bir başka deyişle, Turner için ''frontier'' Amerikan yerleşkesinin batı sınırından çok daha fazla şey ifade ediyordu.    Mecazi anlamıyla bu kavram, ondokuzuncu yüzyıla hakim olan, ''insan potansiyeli sonsuzdur'' inancına  benzer toplumsal, psikolojik ve felsefi anlamları içinde barındırıyordu.
            Geleneksel kovboy filmlerinde (western) gördüğümüz şeyler, Amerikan serhaddinin  bu pek gerçekçi olmayan, idealize edilmiş yansımalarıdır.  Klasik western genelde bir hudud kasabasının, sınırsız gibi görünen geniş arazilerin ve kavurucu güneş altında at koşturan bir kovboyun, kameranın özellikle tesbit ettiği panoramasıyla başlar.   Alabildiğince geniş ve boş arazi özgürlüğü,  ufkun açıklığını, bakir toprakların bereketliliğini vurgular --ki hudud insanı, Kızılderililerin aleyhine olsa da bunlardan dilediğince yararlanabilmektedir.  Westernlerde ''kötü adamlar'' da vardır elbette, fakat  kahraman kovboy figürü her zaman işleri yoluna koymaya, kötü adamların üstesinden gelmeye kafi gelir.   
Yirminci yuzyil perspektifi ve dekorunna ragmen MMI westernm temasinin ve onun uzerine kurulan degerlre tersyuz eden bir filmidir: yani, serhad  gelenegi ve yalniz, ama kendine yeten cesdur kovboy imajini.  Filmde Turner'in 1893n tarihli uzun calismasinda formullestirdigi ve ''Amerikan serhad'' hayati uzerinde yogunlasan  efsane degerler sessizce aktarilip tersyuz ediomekte ve bir distopik bakis sergilenmektedir. Turner  calismasinda  ilk gocmenlere Amerika'nin sundugu parasiz genis, bakir ve bereketli  alanlardan bahsetmekte ve insanlarin tabiati tabiatinda insanin zaptetmesi seklinde ifade edilelebeleck bir surecin Amerikan karakteri ve kulturu uzerindeki yapici etkilerinden bahsetmektedir.  Suasi bir gercek ki Turner Amerika bir yeryuzu cenneti olarak tasaavur etmiyor.  Fakat o, Kolomb'un Ispanyol prensessine yazdigi Amerika dan ve onun guzellilerinden dem vuran mektubuyla baslayip Jean de Creveccour' a, Fransizlardan mulheme Bagimsizlik Deklarasyondan yirminci yuzyila uzanan Amerika'yi iyimser ve romantik tasavvur eden halkanin resmiyet de kazanmis bir halkasidir.  Ve Turner'in tarih analayisi somut verilere degil, idealize edilmis degerlere dayanir.  Millet olma yolunda yeni yeni adimlar atan degisik ulkelerden gelmis, kendine isim arayip sonunda careyi yasadiklari cografyayala ozdeslerirek ''Amerikan'' olmakta bulan insanlar topluluguna sunulmus bir ''tarih'' tezidir onun ki.  Ve bu tez belli olculerde kabul gormus ''Amerikan Ruyasi''nin bir ozeti seklindedir.    Kisaca, Turner'in tezi, Simonson ifade ettigi gibi, ''Bir Amerikan Ruyasi...bir acik yol'' idi.



[1] Newsweek  10 Mart.

0 comments:

Post a Comment